Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politika çizgisi, yalnızca sınır ötesi gelişmelere verilen tepkilerden ibaret değil. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, bu yaklaşımın iç güvenlikten ekonomik istikrara kadar uzanan çok katmanlı bir stratejiyi yansıttığı görülüyor.
Komşu coğrafyalarda yaşanan her kriz, göç hareketlerinden terör tehdidine kadar birçok başlıkta doğrudan etki üretiyor. Bu nedenle müzakereyi önceleyen, tarafları aynı masa etrafında tutmayı hedefleyen bir diplomasi anlayışı, romantik bir tercih değil; zorunlu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor.
Türkiye’nin bölgesel meselelerde sergilediği denge politikası, yayılmacı heveslere karşı net bir sınır çiziyor. Devletlerin egemenliğini esas alan bu tutum, toplumların huzurunu da merkezine alıyor. Terörün hiçbir halkın iradesini temsil etmediği gerçeği, bu yaklaşımın temel dayanaklarından biri.
Dış politikada kurulan bu denge, içeride kalkınma politikalarıyla anlam kazanıyor. Altyapı yatırımları, üretim kapasitesini artıran adımlar ve uzun vadeli planlama, yalnızca ekonomik büyümeyi değil, toplumsal bütünlüğü de güçlendiriyor.
Siyaset dilinin de bu sorumluluk bilincine uygun olması gerekiyor. Gerilimi besleyen söylemler, kurumları yıpratıyor ve demokratik zemini zayıflatıyor. Türkiye’nin ihtiyacı olan, daha fazla gürültü değil; daha fazla sağduyu.
Geleceği inşa edenler, umudu sloganlarda arayanlar değil; imkânları büyütenler olacaktır. Türkiye’nin yürüdüğü yol, tam da bu gerçeğe işaret ediyor.